|
|
January 10
|
.. Sanma ki zaLimin zuLmü sürecek ..
.. KaranLik geceLer bir gün bitecek ..
.. Kudüs'te agLayan bir cocuk gibi ..
.. Aciyi ku$anan Muvahhid'im ben ..
FiListinim .. YaLniz degiLsin ..
http://anka-kusu.spaces.live.com
| July 18
|
"Ben" Deme Sakin...!
Sakın kıyaslama kendini başkalarıyla! .. “Ama ben..” “Ama benim…şu kadar” Sakın sakın deme! Şeytan da böyle demedi mi? “Ben!” dedi.. ”Üstünüm ondan!” dedi, kıyasladı kendini, gururlandı…Ve kovulmuşlardan oldu! Sen de, eğer böyle dersen; Hidayeti için dua ettiklerin varsa mesela, asla kabul olmaz duaların!.. İstersen gece-gündüz namazda, oruçta, ibadette ol, “Ben!” dediğin, başkaları hakkında hüküm verdiğin, kıyas yaptığın, O’nun makamına göz diktiğin müddetçe Hiçsin! Çünkü O, “Ben” diyene değil, “Sen” diyene, rahmet nazarıyla bakıyor.. O, önünde iki büklüm gözyaşlarıyla durana kapılarını açıyor.. Aşağıla nefsini! Bil ki sen alçaldıkça yükseltirler seni.. Karı-koca ilişkilerinde olsun, tüm diğer beşeri ilişkilerde olsun, sakın kibirlenme!.. Gururlanma!.. Kendini üstün görme kimseden!.. Bil ki şeytan sana bu yolla yanaşır ve mağlup eder seni.. Perde olur, O’nunla arandaki rabıtaya.. Vuslatına eremezsin! Daim gurbetlerde kalırsın.. Sakın deme; “Ama benim şu kadar ibadetim var, o namaz bile kılmıyor” “…O başını bile örtmüyor..” “..O cumaya bile gitmiyor..” “O…böyle, ben böyle! ”.. Sakın! Anlasana, şeytanın oyunu bu! Ah bilsen ne sinsidir o! Böyle böyle kaydırır ayağını.. Bil ki Allah’ın en sevmediği şey; Tahkir etmek! Kendi yarattığının, diğer mahlukları aşağılaması, hor görmesi.. Bir nev’i TANRILIK iddiası! Ah bilsen, bir hor bakış kaç namazı siler götürür! Bir aşağılayış, kaç iyi ameli yok eder! Duymadın mı, baksana “kötü” bilinen bir kadın, ayakkabısıyla bir köpeğe su içirdiği için cenneti kazandı! Dün “şöyle-böyle” diye hor baktıkların, O’nun sevgilisi oldular! O var ya O, bir “Ahhhh” için, yürekten ama, ızdırapla, pişmanlıkla, samimi, ihlaslı bir ahhh için, günahla geçirilmiş bir ömrü siliyor! Sanki yeni doğdun gibi.. Afuvv çünkü O (c.c.).. Eskilerde, böyle bir “Ahhh” duyan bir gönül eri, muhatabına diyor ki; “Al benim tüm ibadetlerimin ecrini, o “ahhh”ını ver bana..” Vefatından sonra rüyasında halini soran bir dostuna da; “İşte o “Ahhh” sebebine cennetlerdeyim!” der.. Var mı böyle bir ahhhın, iki büklüm o kapılarda? Yoksa da amelin, var mı O’nun sevgisinden, O’nun utancıyla, nedametle akıtılmış iki damla gözyaşın? Var mı? Varsa korkma hiç! Burada da orda da SEVGİLİSİN..!
| May 14
|
OSMANLI'DA SOSYAL HAYAT
Osmanlilarda sinifsiz toplum hayâti vardi. Köle vardi, fakat; Osmanli ülkesinden alinmazdi. Kölelik devamli degildi; âzâd edilip, hürriyete kavusarak, devlet kademesinde vazife alabilirdi. Kölelikten yetisme ve köle çocugu pekçok devlet adami yüksek memuriyetlerde bulunurdu. Kölelikten yetisme sadr-i âzamlar da vardi. Bunlardan Koca Yusuf Pasa, Yusuf Ziyâeddin Pasa, Ibrâhim Edhem Pasa, Resid Mehmed Pasa, Hursid Ahmed Pasa, Sâhin Ali Pasa, Silâhtar Süleyman Pasa, Siyavus Pasa gibi sadr-i âzamlar kölelikten yetiserek devlet kademesinde yükselen sahsiyetlerdir. Köylü hür olup, serflik yoktu. Köylüler ve kasabada oturan halk üretici durumundaydi. Sehirlerde esnaf, îmâlâtçi, sanatkâr, idâreci ve ilmiye teskilâti mensuplari otururlardi. Askerligi Müslüman halk yapardi. Bütün ülke halki Osmanlilik suuru tasirdi. Milliyet ayirimi yapilmayip, ümmet esâsi aranirdi. Gayr-i müslimler askerlik yapmayip, erkekleri cizye vermekle mükellefti. Müslümanlar çogunlukta olup, dört hak mezhep (Hanefî, Sâfiî, Hanbelî, Mâlikî) ve bimezhep firka mensuplari da olmasina ragmen resmî mezhep Hanefiliktir. Müslümanlarin temsilcisi Halîfe olup, 1516 târihinden îtibâren Osmanli pâdisâhlari bu mânevî makamin da temsilcileridir. Hiristiyanlardan Ortodoks mezhebinin merkezi Istanbul'dadir. Ermeni patrikligi de Istanbul'da olup, merkezleri de Osmanli hâkimiyetindeki Revan'di. Osmanli topraklarinda Katolikler de bulunmasina ragmen merkezleri Vatikan'di. Yahûdîlerde olan Filistin, Osmanli tebeasindandi. Mûsevîligin dogus yeri ve merkezi Osmanli topragi idi. Avrupalilarin zulmünden kaçan Yahûdîleri de Osmanlilar himâye ediyordu. Osmanli vatandasi olan Müslüman ve gayri müslim topluluklar Rum, Ermeni, Yahûdî, Gürcü, Sirp, Bulgar, Macar, Rumen, kendi din ve dillerinde mâbet, okul açip, ibâdetlerini yapabilme hürriyetine sâhiptiler. Bu hosgörü, günümüzün hiçbir liberal, kapitalist, komünist ve dikta rejiminin imkân tanimadigi ölçüde serbestti. Gayri Türk Müslümanlar devlet kadrosunda ve orduda vazife alirdi, fakat gayri müslimler, Tanzimatin îlânina kadar bu hakka sâhip degildi. Gayri müslimler, Tanzimat ve Mesrutiyet ile devlet memuru ve orduya girme hakki kazanmislarsa da, askerlik yapmak istemediklerinden silâh altina alinmamislardir. Serbest meslekle ugrasirlardi. Gayri müslimler tarafindan islenen hirsizlik, yol kesme, gasp, soygun, adam öldürme, devlet makâmina zarar verme, Islâm dînine karsi hareketler, devlet tarafindan yasaklara uymama, câsusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe ve disindakiler de, kendi kilise ve havralarinda bakilirdi. Pâdisâhin, ülkedeki gayri müslim ve Türkler üzerinde tâvizsiz hâkimiyeti olup, din adamlari ve kavmî liderleri, Avrupalilarin ve Prusya'nin tahrikine kapilmadan önce merkeze hürmetkârdilar. Osmanli tebeasi olup da, propaganda ve tahriklerine kapilarak Osmanliya ihânet eden kavimlerin hiçbiri bugüne kadar huzur yüzü görmemislerdir.
http://anka-kusu.spaces.live.com
OSMANLI TOKADI NEREDEN GELiYOR?
Osmanli zamaninda ordu cesitli birliklerden olusurmus. O birliklerden biride Tokatci grubu imis. Tokatci denilen askerler devsirmelerden olusur ve gayet iri yapili, iri elli kisilermis. Bunlarin ozel calisma salonlari varmis. Salonlarda mermerden yapili olan buyukce kolonlar varmis. Tokatcilar bu mermer kolonlari tokatlayarak ellerini daha da gelistirirlermis. Savas sirasinda ordunun en arkasinda bulunur savasin sonlarina dogru hizla savas alanina girer ve bitkin durumda olan dusman askerlerini tek tokat darbesiyle yerle bir ederlermis. Tokat attiklari kisinin yuzunu iceri cokertir ve beyin kanamasi gecirmesine sebep olarak öldürürlermis.
PS: benim duyduguma göre bu tokatci grubu gönüllü olarak bu i$i yaparmi$ ve sava$a zaten kefenleriyle katilirlarmi$ sadece gözleri ve burunlari icin bir delik bulunan bir kefen..$u ruha bak öleceklerini bile bile...Allah hepimize öyle bir iman kuvveti ve vatan sevgisi versin! |
|
OSMANLI'YA ATILAN iFTiRALAR
Yıldırım Bayezid İçki İçti ve İntihar mı Etti?
Bursa’da Ulu Câmi’yi yapan, Emir Sultan Buhari’nin kayınpederi olan ve İslâm’a aykırı işlere mânî olmadıklarından dolayı bazı kadıları cezalandırmaya kalkışan Yıldırım Bayezid’in, bir içki müptelâsı olduğu aslâ iddiâ edilemez. Ayrıca Molla Fenâri veya Emir Sultan’ın, içki içtiği için Yıldırım Bayezid’in şâhitliğini kabul etmediği iddiası da doğru değildir. Belki Molla Fenâri’nin, bir konuda şâhitliği arzu edilen Yıldırım’ın, cemaatle namazı terk etmesinden dolayı şâhitliğini kabul etmediği doğrudur; o da bunun üzerine cemaatle namazı terk etmemek için sarayının yanına yeni bir câmi inşâ ettirmiştir. Ancak, Yıldırım Bayezid devrinde işin biraz gevşediğini kaynaklar kaydetmiştir; lâkin bu, onun içki içtiğini göstermez. Hattâ bazı kaynaklar, Bayezid’in Sırp Kralı Lazar’ın kızı Marya (Despina) ile evlendikten sonra, bu kadının Müslüman olmaması veya başka sebeplerle, az bir süre için de olsa içki kullandığını ifade etmektedir. Ne zaman içki içmeye başladığı belli değildir; fakat hemen tövbe ederek Ulu Câmi’yi inşaya başladığı ise, yine kaynaklar tarafından açıklanmaktadır. Şâyet geçici süre içki içmiş olsa bile, bu günahı açıktan yaptığını ve içkili sofralar düzenlediğini söylemek söz konusu olamaz. Şer’an içtiğinin ispatı da hemen hemen mümkün değildir. Yıldırım’ın intiharı iddiâsı ise, muteber yerli ve yabancı kaynaklarda yer almamaktadır. Sadece, Fuad Köprülü’nün bazı zayıf rivâyetleri zorlama yorumlara tâbî tutarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında dile getirmesinden sonra mesele alevlenmiştir. Mükrimin Halil Yinanç ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi tarihçiler, bu iddiânın tamamen yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koymuşlardır.(1)
Fatih’in İçki İçtiği Doğru mu?
Fatih’le alâkalı iddiâların hiçbir güvenilir kaynakta yeri yoktur. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) övdüğü bir devlet adamına, bu nevî iftirâ ve isnatları hiçbir delile dayanmadan seslendirmek ise, belli çevrelerin kasıtlı yayınları olarak değerlendirilmelidir. Mevcut Osmanlı ve hattâ Bizans tarihlerinin hiçbirinde, Fatih’in içki içtiğine dâir yazılı belge sayılabilecek bir bilgi bulunmamaktadır. Yalnızca, Fatih’in şiirlerinde geçen bazı tâbirleri, İstanbul’un fethinden dolayı gururları incinen bazı Batılı tarihçilerin kendilerine göre yorumları vardır. Fatih, Avnî mahlasıyla yazdığı şiirlerde, kadından ve şaraptan bahsetmiştir; ancak bunlar, divan edebiyatımızdaki mecaz ve istiare gibi kurallar çerçevesinde söylenmiştir ve özel mânâlar taşımaktadır. Divan edebiyatını bilenlerin hiçbiri 500 yıl boyunca, bu şiirlere bakarak Fatih’e böyle bir iftirada bulunmamıştır. Fatih, yazdığı gazellerde kullandığı şarap ve benzeri kelimelere, ince remizler, mecâzî mânâ ve mazmunlar yüklerken, bir gün gelip de birtakım araştırma ve ilim özürlü insanların bu kelimelere gayr-ı meşru anlamlar yükleyeceklerini tahmin bile edemezdi. Onun şarabı Mevlânâ’nın, Hacı Bektaş’ın ve Hacı Bayram’ın kasîdesinde demlenmektedir ve ilâhî aşkın mest eden şarabıdır.(2)
IV. Murad Sefih ve İçkici miydi?
IV. Murad’ın sefâhat içinde olduğunu söylemek tamamen yanlıştır ve hiçbir temel tarih kitabında böyle bir şeye rastlanmamıştır. IV. Murad ve diğer padişahların gayr-ı meşru kadınlarla beraber olmaya ihtiyaçları yoktu. Zirâ, teserrî dediğimiz câriyelerle, meşrû dairede hayat yaşamaları her zaman mümkündü. Nitekim, IV. Murad’ın, Ayşe Sultan isimli bir hanımı ve karı-koca hayatı yaşadığı yedi sekiz de câriyesi olduğu nakledilmektedir. IV. Murad’ın açıktan içki kullandığına dâir rivâyetler de kesin doğru değildir. Gizlice ve buhran dönemlerinde içki kullansa bile, açıktan içki içtiği ve sarhoş olduğu söylenemez. İçki düşmanı olan bir pâdişahın, içkici ve sarhoş biri olduğunu söylemek çok zordur. Fakat yine de gençliğinde böyle bir günaha girdiğini de ihtimâl dâhilinde görüyoruz. Gizlice içse dâhi, bundan pişmanlık duyduğunu anlıyoruz.(3)
I. İbrahim Deli miydi?
I. İbrahim’in buhranlı bir hayatı bulunduğu ve kendisinin mütevâzı, sâde-dil, hırs ve gururdan uzak, elmas yürekli hassas bir insan olduğunda tarihçiler müttefiktir. I. Mustafa’ya söylenen, hafif akıllılık gibi tâbirler, bu sultan için hiç kullanılmamıştır. Her zaman hatalarını kabul eden bir şahıstır. Muteber Osmanlı kaynaklarında, onun için deli lakabı kullanılmamaktadır. Sadece, son zamanlarda kaleme alınan bazı kaynaklar, ısrarla bu lakabı ön plana çıkarmaktadırlar. Halbuki, onun devletin askerî, mâlî, adlî ve idârî ıslahatı için yaptıkları ve yapılanlara olan teşvikleri, isnat edilen bu sıfatı yalanlayan yeterli bir delildir. Bütün bunlara rağmen, I. İbrahim’in tahta çıktığı zaman hasta olduğu kesindir. Kaynaklar, onun zaman zaman hafakanlar içinde kaldığını ve yüreğinin sıkıldığını ifade etmektedirler. Devrin şartları göz önüne alındığında, Sultan İbrahim’in muhakemesinde ve idrak melekelerinde bir bozukluk olmadığını uzmanlar belirtmektedirler. Acılı geçmişi, iyi bir eğitim görmemiş olması, şahsiyetinin oturmayışı ve sorumluluk duygusunun fazlalığı, onu bu hale sokan sebeplerdir. Uzmanların tespitine göre rahatsızlığı, anksite bozukluğu denilen nevroz türünde bir hastalıktır; Psikotik ve deli değildir. Zâten hekimler de, elem-i asabî teşhisini koymuşlardır ki, bu da yaygın anksieteden başkası değildir. Bu hastalık, aklı bozan cinnet türünde bir hastalık sayılmamaktadır.(4) Abdülaziz İntihar mı Etti? Mesele incelendiğinde görülmektedir ki, olay intihar değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve arkadaşlarının işledikleri bir cinayettir. Zirâ, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, “makasla sol kolunun damarlarını kestikten sonra, yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını kesmesi inanılmaz bir durumdur.” Diğer taraftan, koskoca Osmanlı Padişahının bu şekilde ölümü üzerine, şer’ân ve kânunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin yapılması gerekirken, aslâ bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey denen birinden sorularak alel acele sahte ölüm raporu hazırlanmıştır. Hüseyin Avni paşa, muayene taleplerini şiddetle reddetmiştir. O dönemi ve bizzat olay günlerini yaşayan muteber tarihçilerin (A. Cevdet Paşa ve Mahmud Kemal gibi) ve olay sırasında yayınlanan Avrupa basınının kanaati de olayın cinâyet olduğu yönündedir. Kısaca, İngilizlerin kuklası olan Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve avâneleri, kendi emellerine ters gördükleri Abdülaziz’i, İngilizlerin tahrikiyle şehit etmişlerdir.(5)
II. Abdülhamid Kızıl Sultan mı?
Doğuda Ermeni terörünün şiddetlenmesi üzerine Sultan II. Abdülhamid, merkezi Erzincan’da bulunan IV. Ordu Komutanı Müşir Zeki Paşa’yı, bunu durdurmak üzere görevlendirmiş ve teröristlere aman vermeyen paşanın bu hareketi Avrupa basınının pâdişah aleyhine kampanya başlatmasına sebep olmuştu ki; Fransız Akademisi üyesi Tarihçi Kont Albert Vandal’ın, onun hakkında ilk defa "Le Sultan Rouge” lakabını kullanması sürpriz sayılmamıştı. Maalesef, İttihatçılar bu tâbiri “Kızıl Sultan” diye tercüme ederek, Ermenilerle birlikte Abdülhamid’i kötülemeye başlayacaklardı. İttihatçıların, Ermeni kâtili diye Abdülhamid’i ithâm etmeleri ve onu Kızıl Sultan diye karalamaları, ne yazık ki sonraki devrin ders kitaplarına kadar yansıyacaktı. Oysa Abdülhamid, saltanatı boyunca, bazı tarihçilerin iddiâlarının aksine, Çırağan Baskını gibi fiili durumlar hâriç, muhaliflerine aslâ îdam cezası (Mithat Paşa gibi) vermemiştir. 31 Mart olayında 1. Orduya, Rumeli’den gelen çapulcuları durdurmak için, kardeş kanı akar korkusuyla tâlimat dâhi vermekten kaçınmıştır.(6)
Vahidüddin Vatan Hâini mi?
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ve Sultan Vahidüddin’in şahsiyetiyle ilgili yapılan değerlendirmelerin tek taraflı olduğu hemen göze çarpmaktadır. Düşman toplarının Saraya çevrildiğini gören Vahidüddin ve Osmanlı kurmayları, bütün gayretlerini, Anadolu’ya gönderilecek bir komutan vâsıtasıyla, bağımsızlık tohumlarının yeniden yeşertilmesi için harcamışlardır. Sadrazam Damad Ferid, Mustafa Kemal Paşa’yı padişaha gotürmüş ve askerlerin istediği insan olarak takdim etmiştir. Harbiye Nâzırı Şâkir Paşa, Mustafa Kemal’in cumhuriyetçi olduğunu ve hânedânı devre dışı bırakabileceğini hatırlatmışlarsa da; pâdişah önemli olanın vatan ve devlet olduğunu ifade etmiştir. İşte bu şartlar altında, 9. Ordu Müfettişi kisvesiyle Anadolu’ya gönderilmesi kararlaştırılan Mustafa Kemal ile Sultan Vahidüddin defalarca özel olarak görüşmüşlerdir. Bandırma vapuruna, Mustafa Kemal ile birlikte kimlerin bineceği tespit edilmiş ve bunların vizeleri temin edilmiştir. Bütün bunlar, Vahidüddin’in emriyle olmuştur. Her türlü masraf, pâdişahın özel imkânları ve gizli ödenekten karşılanmıştır. 1920- 1922 tarihleri arasında, fiilen idâre T.B.M.M.’inde olmasına rağmen, Vahidüddin, Kuvâ-yı Milliye ve T.B.M.M. aleyhine bir tek şey yapmamıştır. Aksine, işgâl kuvvetlerini yatıştıracak bazı tasarruflar dışında, gizlice ve imkânları nisbetinde, onların işlerini kolaylaştıracak desteklerde bulunmuştur. Dolayısıyla, Sultan Vahidüddin vatan hâini değil; vatanın istiklâli için tâcını ve tahtını terk eden bir vatanperverdir. Bütün gayretlerine rağmen İstanbul’u işgâlden kurtaramayınca, Kuvâ-yı Milliye’ye de köstek olmamıştır. İstanbul’u terk ettikten sonra, İngilizler ve İtalyanlar, onun taşıdığı hilâfet sıfatını Anadolu aleyhine kullanmak istemişlerse de, Sultan Vahidüddin’in iman kuvveti ve vatan sevgisi buna mâni olabilmiştir. (7)
Baltacı Mehmed’in Katerina’yla İlişkisi Oldu mu?
Prut zaferini en ince ayrıntılarıyla anlatan tarih kaynaklarının (en ayrıntılısı Râşid’in, III. Ahmed devrine 4 cilt ayırdığı meşhur eseridir) hiçbirinde, Baltacı Mehmed Paşa’nın Rus Katerina ile gayrı meşru bir ilişkide bulunduğu veya en azından Çar ve hanımı Katerina’nın bu savaşın yapıldığı mekâna geldikleri yazılı değildir. Bilindiği gibi, 1710 yılında Ruslara karşı ilan edilen harpte, açlık ve düzensizlik sebebiyle Petro’nun savaş meydanına gelmeyip uzaktan idare ettiği ordusu mağlubiyetle karşı karşıya gelmişti. Rus ordusunun komutanı Şermetivef’di ve Deli Petro ile karısı aslâ harp meydanına gelmemişti. Çar, mağlup olacağını anlayınca, başbakan Baron Şafirov vasıtasıyla çok değerli mücevherlerini hediye göndermiş ve sulh antlaşması yapılmasını arzulamıştı. İsveç Kralı Şarl’ın ve Kırım Hanı Devlet Giray’ın farklı kanaatlerini dinlemeyen ve müşâvirlerinin tesiri altında kalan Baltacı Mehmed, çok cazip şartlarla sulh akdi yaparak, muzaffer bir komutan olarak İstanbul’a gelmek üzere yola çıkacaktı. Bu arada, padişahın çok sevdiği Şeyhülislâm Paşmakçızâde Ali Efendi, Dâmad Ali Paşa ve Dârüssa’ade Ağası Süleyman Ağa, sert hareketlerinden ve patavatsız sözlerinden dolayı, Baltacı’nın aleyhindeki faaliyet ve planlarına pâyitahtta hız vermişlerdi. Paşa, henüz İstanbul’a gelmeden Rus Çarı’nın sözünde durmamasını da bahane ederek, hemen aleyhte bir plan hazırlamışlardı. İlk planları, Baltacı’nın İsveç Kralı ve Kırım Hanı’nın sözlerine önem vermediğini; zirâ Rus Çarını diri diri yakalama fırsatı elde edildiğini ve Çar tarafından gönderilen paralar sebebiyle sulh yolunu tercih ettiğini ısrarla padişaha anlatmak olmuştu. Taraftarları, tek kabahatin gece ile gelen altın arabaları olduğunu, yoksa Çarı yakalamamak için bir sebep bulunmadığını da ilave etmişlerdi. İşte bu noktada tarihçi Hammer, Katerina’nın sulh antlaşması uğruna bütün kıymetli mücevherlerini Osmanlı komuta heyetine gönderdiğini ve Şermetivef vasıtasıyla sulhu sağlaması için Vezir-i A’zama mektup ilettiğini ifade etmiştir. Bazı çağdaş tarihçiler de, Baltacı’nın aslâ rüşvet almadığını, belki müşâvirlerinden Ömer Efendi ve Osman Efendi’nin bu hediyeleri kabul etmiş olabileceğini kaydetmektedirler. Dikkat edilirse, Baltacı’nın Katerine ile çadırda beraber olduğuna dâir, mûteber Osmanlı kaynaklarında ve çağdaş tarihçilerin eserlerinde en küçük bir bilgi bulunmadığı gibi; Çar ve hanımının aslâ harp yerine gelmediğini ve bu tür iddiâların tamamen yalan olduğunu ifade eden beyanlar yer almaktadır. Purut Savaşıyla ilgili yerli ve yabancı bütün kaynakları inceleyerek iki ciltlik bir eser kaleme alan Tarihçi Akdes Nimet Kurat da, bu iddiaların fantastik bir dedikodu/hikaye olduğunu belgeleriyle ortaya koymuştur. Katerina’nın, Purut antlaşmasının imzalanmasındaki rolü inkâr edilemez; fakat bu çadır buluşması ile değil, Katerina’nın akılcı stratejisi ile gerçekleşmiştir. Katerina, Osmanlıların merhametli olup, boyun eğene kılıç çekmelerinin söz konusu olmadığını; şartları aleyhlerine de olsa barış antlaşması teklif edilmesini istemişti. Baltacı’nın antlaşmayı imzalamasının altında ise, Osmanlıların İkinci Viyana Bozgunu ve akabinde 16 yıl süren savaşların verdiği yılgınlığın büyük etkisi vardı. Paşa, yeniçeri askerine tam olarak güvenememiş, Purut’ta yeniçerilerin yanlış taktiklerle gereken başarıyı gösterememeleri gözünü korkutmuştu. Paşanın bu tutumu, İstanbul’da ona karşı bir cephenin oluşmasına sebep olmuş ve rüşvet alıp Rusları saldığı söylentisiyle sadrazamlık makamından azledilerek 1711’de Midilli’ye sürgün edilmesine yol açmıştı. Purut’taki başarısızlığın müsebbibi sayılan Baltacı ise, henüz cepheden dönmeden önce, İstanbul’dan gelen haberler üzerine padişahın annesi Ematullah Valide Sultan’a yazdığı mektupta kendisini şöyle savunmuştu: “Düşman elçileri sulh için geldiklerinde: ‘Şevketli kudretli padişah efendimizin kılıcı keskin ve hazinemiz çok, cephanemiz lazım gelenden onbeş kat fazladır, biz cenkten usanmadık’ diye reddettik. Ardından yine gelip: ‘Sizin şeriatınız gereğince aman dileriz’ dediklerinde, ‘tekliflerimizi kabul ederlerse sulh yapalım’ dedik. İki taraftan barışa dâir kağıtlar alınıp verilip, Allah’ın izniyle hem düşmanımıza gâlip gelip ve hem de isteklerimizi kabul ettirdik. Bu, Şevketli Efendimiz’in kuvvetinin eseridir. Bu sene kâfirler ile savaşıldığı zaman berabere kalınmak dâhi herkesin canına minnetti. Kimsenin hatırına gelmeyen uzun bir cenk yaptık ve bu cenk zaferle sonuçlandı.” Neticede, Baltacı’nın bu büyük fırsatı kaçırması, tarihçiler tarafından eksiklik olarak kabul edilmektedir. Aleyhinde kampanya başlatanlar ve bazı Batılı Tarihçiler, Katerina’nın mücevher ve mektup gönderdiğini de kabul etmektedirler. Osmanlı tarihçileri, bunun da Dârüssa'ade Ağası ile yakınlarının ithamları olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Ancak hiçbir tarihçi ve Rus Vekâyi’nâmeleri bile, Katerina’nın harp meydanına geldiğini yazmamıştır ve bu sadece kuru bir iftirâdan ibârettir.(8)
Matbaanın Gecikmesinde Dinin ve Bağnazlığın Etkisi Nedir?
Osmanlı Devleti’ne matbaa 1727 yılında değil, daha erken tarihlerde gelmiştir. Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727’dir. Ancak Yahudiler 1488’den, Ermeniler 1567’den ve Rumlar da 1627’den itibaren matbaalarını kurmuşlardı. Hatta II. Bayezid zamanında 19, Yavuz Sultan Selim zamanında 33 kitap basılmıştır. Bu kitapların üzerinde, “II. Bayezid’in himâyelerinde basılmıştır” ibâresi yer almaktadır. III. Murad, Arap harfleriyle basılan geometriye dâir “Usul’ül-Oklidis” kitabının serbestçe satılması için 1588 tarihli fermanla izin ve müsaade vermiştir. IV. Murad zamanında İstanbul’da bir matbaa kurulması için izin istendiğini ve bu iznin verildiğini Mustafa Nuri Paşa kaydederken, Enderun Tarihçisi Atâ da, ilk resmî matbaa teşebbüslerinin IV. Mehmed zamanında başladığını ve ancak neticeye 1727 yılında ulaşıldığını anlatmaktadır. İlk matbaa IV. Mehmed (1648- 1687) devrinde, yani İbrahim Müteferrika’nın matbaasından yaklaşık bir asır evvel kurulmuş ve bazı kitaplar da basılmıştır; lâkin harfleri hakkıyla tanzim edilmediğinden devam ettirilememiştir. Bu bilgiler, Osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünü reddetmektedir. O halde, Osmanlı Devleti’ndeki matbaanın değil, belki resmî matbaanın kuruluşunun tarihi 1727’dir. Yoksa matbaa, Avrupa’da Gutenberg tarafından 1455’te kurulan müesseseden 33 yıl sonra Osmanlı ülkesine girmiş ve çok sayıda kitap da basılmıştır. Osmanlı Devleti, gerileme ve duraklama devrine girince, matbaadan yeterince yararlanamamıştır ki; maalesef bu konuda Osmanlı’daki esnaf teşkilatı loncaların ve bunlara bağlı hattatların menfî anlamda rolleri olmuştur. Kont Marsigli, 1727’de İstanbul’da 90 bin hattatın bulunduğunu söylemektedir ki; yarısı bile doğru kabul edilse, yine de büyük bir rakamdır. Bunlara bağlı olarak sahaflar, kalemciler, mücellitler, divitçiler ve benzeri esnafın baskısı da, resmî matbaanın gecikmesinde önemli rol oynamıştır. Marsigli’nin şu cümleleri bunu teyit etmektedir: “Gerçekten Türkler, kendi kitaplarını bastırmazlar. Zannedildiği gibi, matbaanın onlar için yasak bir iş olduğundan ileri geldiği kesinlikle doğru değildir.” Şu halde, matbaanın resmen kurulmasının gecikmesini; pâdişahlara, ulemâya (din adamları) ve dinî taassuba bağlamak yanlış olur. Matbaanın câiz olmadığını iddiâ eden bazı âlimlerin çıkmış olması da mümkündür; fakat aynı hâdise Avrupa’da da yaşanmıştır. Papa Alexsandre VI, 1501’de yayınladığı emirnâmeyle ruhsatsız yayınlanan kitapların yakılmasını emrettiği gibi, Fransız Kralı II. Henri de, ruhsatsız kitap basanları idamla tehdit etmiştir. Matbaanın kurulması için dinen ve aklen hiçbir engelin bulunmadığını açıklayan layiha üzerine, mesele Şeyhülislâm Abdullah Efendi’ye sorulmuş, o da müsbet cevap vermiştir. Bu fetvadan sonra Temmuz 1727 tarihli padişah fermanı çıkmış ve kurulan matbaada ilk olarak 1729’da Vankulu Lügati basılmıştır. Fermanda şimdilik tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm kitaplarının basılmayacağı da belirtilmiştir. Matbaanın geç gelmesinde ulemanın hiçbir tesiri (bunu ilk ortaya atanlar Karacson ve Szézarnak adlı iki Katolik Macar’dır) olmadığını Niyazi Berkes şöyle izah etmiştir: “Ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren hiçbir delil yoktur. Şeyhülislâm Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş; ulemadan on bir kişi ilk kitabın başına “takrizler” yazmışlardır. Bunlarda kitap basmanın şeriata aykırılığından hiç söz edilmemiştir.” Zannedildiğinin aksine ulema, bu ve benzeri pek çok yeniliğin girmesinde engelleyici değil, teşvik edici bir rol oynamış ve toplum bünyesinden (loncalar gibi) gelebilecek farklı tepkilerin önünü alıp yumuşatma vazifesi görmüştür. Esasen Müteferrika da ulemadan değil, halkın tepkisinden çekinmiş ve fetva alarak bu tepkiye karşı bir kalkan yapmak istemiştir. Dolayısıyla, ne Şeyhülislâm ve din adamları, ne de pâdişah yasaklayıcı ve engelleyici bir mevkîde yer almamıştır. Müteferrika’nın fetva istediği dilekçe, “Biz tefsir, kelâm ve fıkıh kitapları dışındakileri basmak istiyoruz” şeklinde gelince; fetva ve ferman da ona göre çıkmıştır; yoksa herhangi bir yasaklama kesinlikle mevzu bahis olamaz. Son tahlilde matbaanın geç gelmesi katiyen dinî bir mesele değildir ve bu mesele, teknik, ekonomik ve siyasî problemlerimizden ayrı ele alınamayacağı gibi, içtimaî karakterimize ilişkin kökleri de göz ardı edilemez. Bu hususta en ihatâlı ve isabetli tespitleri Osmanlı Tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa serdetmiştir: “Matbaa yeni bulunmuş bir gezegen gibidir. Bunun ışığı Şarka oldukça geç ulaşmıştır. Çünkü vakit ve hâl; yani dönemin şartları bunu gerektirmiştir. O dönemde matbaa henüz Avrupa’da bile tam olarak kabul görmüş değildi. Hem zaten o zamanlar, Avrupalılar ile pek içli dışlı; ilişkilerimiz yeterince kuvvetli değildi.”(9)
Osmanlı İlim ve Teknolojide Batıdan Geri mi Kaldı?
Osmanlı’nın, ilmî ve teknolojik gelişiminin durmasında; bu sahadaki gelişmeleri takipte Batıdan geri kalmasının müessir olduğu kısmen doğru olmakla birlikte; büsbütün de gerçeği yansıtmamaktadır. Zirâ, Osmanlı’nın son devirlerinde bile, gücü yettiği nisbette Batıdaki ilmî ve teknolojik icat ve keşifleri izlediği bir tarafa; hatta öncülük dâhi ettiğini gösteren hâdiselere şâhit olmaktayız. Dolayısıyla, bu mevzûda henüz sağlıklı bir yaklaşım sergilediğimiz söylenemez. Osmanlı’nın Batıdaki gelişmelerin neresinde olduğunu anlamak için şu üç misâl önem arzetmektedir: Telgrafı icad eden Amerikalı Samuel Mors, yaptığı aletin değerini önceleri ne anavatanında ne de Avrupa’da anlayacak kimse bulamamıştı. Çaresiz kalan Mors, Osmanlı’nın ilme ve ilim adamına verdiği kıymeti duyarak şansını bir de İstanbul’da denemek istemişti. Nihayet aradığı desteği bulan Mors, cihazın eksik parçalarını tamamladıktan sonra, 1847 yılında saraya telgraf hattı çekmeye muvaffak olacaktır. Bu hizmetten çok memnun kalan Sultan Abdülmecid (1823-1861) Mors’u, elmaslı madalya ve üzerinde kendi imzasının yer aldığı ihtira (patent) belgesiyle taltif ederek; hem ona olan hoşnutluğunu hem de ilme verdiği değeri açıkça gösterecektir. İkinci misâl, Pastör ve kuduz aşısıyla ilgilidir. Pastör’ün kuduz aşısını keşfedip ilk defa uyguladığında Osmanlı tahtında Sultan II. Abdülhamid bulunuyordu. Kuduz aşısını bulduktan sonra devlet başkanlarına mektup yazan Pastör, kuracağı enstitü için yardım talep etmişti. Meselâ Rus Çarı, sadece 2 metre boyundaki portresiyle birlikte kuru bir tebrik mektubu yollamakla yetinmişti. Sultan Abdülhamid ise, bakteriyoloji alanındaki yeniliklerin yurda getirilmesi ve Pastör Enstitüsü’nün kurulması amacıyla bir heyet oluşturup Fransa’ya göndermişti. Abdülhamid bununla da kalmamış, enstitüye 10 bin altın ve birinci dereceden Mecidiye Nişanı hediye etmişti. Zikredeceğimiz son misâl, Osmanlı’nın ilk denizaltı gemisiyle alâkalıdır. Lale devrinde, III. Ahmed’in şehzâdelerinin sünnet düğününde tertiplenen şenlikler içerisinde en ilgi çekici olanı, Tersane Başmimarı İbrahim Efendi’nin yaptığı denizaltı ve onun mahâretleri idi. Adeta dev bir timsahı andıran denizaltı, sarayın sahiline yanaşarak ağzını açmış ve içinden ellerinde pilav ve zerde taşıyan adamlar çıkarak padişaha yemek ikram etmişlerdi. Aslında bu, denizaltı gemisinin ilk şeklinden başka bir şey değildi. Dünyada denizaltıcılığın başlaması açısından önemli bir yere sahip olan bu gemi, Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığında, Seyyid Ahmed Vehbi’nin “Surnâme-i Vehbi” isimli eserinde, çizimleriyle beraber kayıtlıdır. (10)
Yalanların İdeolojik Tortusundan Kurtulmak
Tarih, ideolojilerin ve siyasî iktidarların çıkar aleti ve savaş kalkanı olmaktan artık kurtarılmalıdır. İnsanlığın geleceğini geçici menfaatler uğruna karartmanın değil; daha parlak ve müreffeh bir gelecek inşâ etmenin aracı haline getirilmelidir. Tarihe, siyasî-ideolojik ön yargılar ve art niyetlerle değil; tarih ilminin öngördüğü disiplin ve metod çerçevesinde yaklaşılmalıdır. Ancak böylelikle, tarihî yalanların tuzaklarından sâlimen korunabilir; daha sağlıklı bir tarih bilgisi ve görüşüne kavuşulabilir. Doğrulardan kaçmanın ya da korkmanın zannedildiği gibi fayda değil, telâfisi imkânsız zararlar açtığı âşikârdır. 2000’li yıllarda arzuladığımız yükselişi yakalayabilmenin olmazsa olmazlarından birisinin de, doğru bir tarih bilgisine, anlayışına ve nihâyet geçmişle barışık olmaya bağlı olduğu şüphe gotürmez bir hakikattir. Bu hususta atacağımız ilk âcil adımsa, geleceğimizi tarihî yalanlar üzerine binâ etme ve geçmişle kavgalı olma illetinden bir an evvel kurtulmaktır.(11)
Dipnotlar: 1) Neşrî, Kitâb-ı Cihân-nümâ, Neşr: A. Köymen, F. Unat, c.1, Ank.1987, s.332-333,358-363; Lütfi Paşa, Tevârih-i Âl-i Osman, İst.1341, s.45,59-60; Solakzâde, Tarih-i Solakzâde, İst.1297, s.51-91; Hoca Sa’deddin Efendi, Tâc’üt-Tevârih, c.1, İst.1279, s.217; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.1, Ank.1982, s.260-323; Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c.2, İst.1983, s.306-352; Ahmed Refik, Kadınlar Saltanatı, c.1, İst.1923, s.22-25; Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Ank.1992, s.7-10; Fuad Köprülü, “Yıldırım Bayezid’in İntiharı Meselesi”, Belleten, c.7, Sayı:27(1943), s.591-599; Ahmed Akgündüz, Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, İst.1999, s.59-61./2) Namık Kemal, Evrâk-ı Perişan, Neşr. İ. Pala, Ank.1989, s.99-114; Mustafa İsen, “Osmanlı Hânedânının Şairliği ve Fâtih”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Sayı:40(1997), s.8-10; Akgündüz,Öztürk, age, s.100./3) Naima, Tarih-i Naima, c.3, İst.1280, s.213,338,420-421,429-430,449; Peçevî, Tarih, c.2, İst.1281, s.399 vd.; Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c.1, İst.1986, s.346-350; Uluçay, age, s.54-56; Akgündüz, Öztürk, age, s.190-191./4) Naimâ, age, c.4, s.243-244,298-334; Uluçay, “Sultan İbrahim Deli, Hasta mıydı?”, Tarih Dünyası, 15 Temmuz-1 Ağustos, 15 Ağustos-1 Elül 1950, 1 Şubat ve 15 Nisan 1951 Tarihli Sayıları; Sefa Saygılı, “Sultan İbrahim Deli miydi?”, Eğitim Bilim Dergisi, Şubat 1999, s.26-27./5) Mahmud Celâleddin Paşa, Mir’ât-ı Hakikat, Neşr: İ. Miroğlu, c.1, İst.1983, s.116-121; Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, Neşr: C. Baysun, c.4, Ank.1986, s.155-160; Enver Karal, Osmanlı Tarihi, Ank.1988, c.4, s.169-264, c.7, c.255-360; Uzunçarşılı, “Sultan Abdülaziz Vak’asına Dair Vak’anüvis Lütfi Efendi’nin Bir Risalesi”, s.349-373./6) Öztuna, age, c.2, s.576-578; Öztuna, Türkiye Tarihi, c.12, s.198; Süleyman Kocabaş, Çarpıtılan Tarihimiz, İst.2000, s.67-77; İsmail Hami Danişmend, 31 Mart Vakası, İst.1974, s.41-53; Sina Akşin, 100 Soruda Jön Türkler İttihat ve Terakki, İst.1987, s.139; Akşin, 31 Mart Olayı, İst.1972, s.31; Nazif Tepedelenlioğlu, İlan-ı Hürriyet ve Sultan II. Abdülhamid, İst.1960, s.58; Y. Kenan Necefzade, II. Abdülhamid ve İttihat ve Terakki, İst.1967, s.42; İsmail Çolak, “31 Mart Vak’asının Anatomisi”, Anadolu Gençlik Dergisi, Mart 2003, Sayı:38./7) İlhan Bardakçı, Vahdeddin’den Mustafa Kemal’e, İst.1993, s.77-78; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İst.1980, s.173-174; Naşit Hakkı Uluğ, Siyasi Yönleriyle Kurtuluş Savaşı, İst.1973, s.51-53; Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, İst.1981, s.408; Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ank.1986, s.116; Stanford Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, c.2, İst.1983, s.497; Mehmet Kafkas, Millî Mücadelede Öncüler, c.1, İzmir 1991, s.43- 51; Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahidüddin, İst.1976, s.156-245; Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, c.1, Ank.1973, s.193; Murad Bardakçı, Şahbaba, İst.1998; Osman Özsoy, Kurtuluş Savaşının Perde Arkası, s.127-148; İsmail Çolak, “Tahttan Hacizli Tabuta Vahdeddin”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ekim 1997, Sayı:43, s.15-24; İsmail Çalık, “Vahdeddin İngiliz Uşağı mıydı?”, Yeni Dünya Dergisi, Mart 2002, Sayı:101, s.46-50./8) Râşid, Tarih, c.3, s.366-372; Mustafa Nuri Paşa, Netâic’ül-Vuku’ât, Neşr: N. Çağatay, c.3, Ank.1987, s.20-22; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.4, K.1-2, s.83-95,280-285; Münir Aktepe, “Baltacı Mehmed Paşa”, TDVİA, c.5, s.35-36; Akgündüz, Öztürk, age, s.210-212./9) Küçük Çelebizâde, Tarih, c.6, İst.1287, s.470-473; Tayyarzâde Ahmed Atâ, Tarih-i Atâ, c.1, İst.1293, s.157-158; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, c.1, İst.1885, s.60-62; Uzunçarşılı, age, c.4, K.1, s.158-162; Mahmud Gündüz, “Matbaanın Tarihçesi ve İlk Kur’ân-ı Kerim Basmaları”, Vakıflar Dergisi, c.12, Ank.1978, s.335-350; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ank.1973, s.53,57; Berkes, “İlk Türk Matbaası Kurucusunun Dinî ve Fikrî Kimliği”, Belleten, c.26, Sayı:104(1962), s.724-736; Akgündüz, Öztürk, age, s.212-214; Mustafa Armağan, “Ah Bir Matbaa Erken Gelseydi!”, Tarih ve Düşünce Dergisi, Haz.-Tem.2003, Sayı:40./10) Nak. İbrahim Erdinç Şumnu, “Saklı Tarihten Aktüel Yorumlar”, Zafer Dergisi, Ekim 1988, Sayı: 142, s.24-26; Nezih Özokur, “Çalınan Hazineler”, Zafer Dergisi, Aralık 1987, Sayı: 132, s.11./11) Bu konuda ayrıca bak. Çalık, “Yalanlar Kıskacındaki Tarih(imiz)”, Yeni Dünya Dergisi, Eylül-Ekim 2001, Sayı:95
http://anka-kusu.spaces.live.com
´¨.) ¸.•´¸.•´¨.) ¸.•*¨.) (¸.•´ (¸.•´ .•´ .•´ ¸.•*`•-»© sTyLeD by AYPARCAM
| February 22


40 YASINDASIN
Rahmetini umarak Günahkar bir dille; Allah Azze ve Celle Ya Rasulallah, Âlemlere rahmet hayatın geçiyor kalbimizden, Kalbimizden seyrediyoruz seni. İşte Bir yaşındasın, Beni Sa'd yurdundasın Sana süt anne olmadı kadınlar Bu yüzden dargın bulutlar Bir damla yağmur indirmiyor Kıtlık hüküm sürüyor Beni Sa'd yurdunda Minicik bir bulut var gökyüzünde Sana aşık... Ayrılmıyor başucundan Ve insanlar yağmur duasında... Hz.Halime kucağına alıyor seni Yüzünde bir gölgelik...Seni güneşten korumak için Oysa minicik bulut gökyüzünde Sana meftun, sana kilitli... Ve dua eden rahibin kucağındasın Dünyalar güzeli gözlerine bakıyor rahip Kıtlığı da unutuyor, yağmuru da, duayı da Ama sen unutmuyorsun Uğruna canlarımız feda o gözlerinle gökyüzüne bakıyorsun O minicik bulut ilişiyor bakışlarına Büyüyor, büyüyor... Sonra nazlı, nazlı yağmur damlaları iniyor buluttan Fakat çoğusu bilmiyor yağmurun geliş sebebini Çoğusu bilmiyor seni... Altı yaşındasın Medine-i Münevvere yolundasın Yanında aziz annen ve Ümmü Eymen Yetimliğini hissediyorsun baba kabristanında Sonra yolda, Ebva'da öksüzlük karşılıyor seni Mekke'ye annesiz giriyorsun Abdulmuttalip bir başka seviyor seni Ebu Talip bir başka seviyor Ya Rasulallah Mekke çocukları annelerine seslenirler miydi senin yanında Onlar anne deyince sen yere mi bakardın Mekke rüzgarları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva'ya Kaç gece anne diye hıçkırdın Efendim! Senin yerine de anne dedik annemize Senin yerine de baba dedik Yirmi beş yaşındasın Ve bambaşkasın Kimse sana denk değil Şefkat yayıyor kokun Güven veriyor sesin Sen Muhammed-ül Emin' sin Otuz üç yaşındasın Dalga dalga rahmet var Otuz beş yaşındasın Hadi gel bekletme yar İniltiler çalıyor kapısını göklerin Hadi gel bekletme yar Sinesi çatlayacak Rasul bekleyenlerin... Hadi gel ey Yâr! Nurdağına davet var İşte Kırk yaşındasın Hira Nur dağındasın Cibril iniyor göklerden Ve nokta nokta her yerden salat, selam yükseliyor Sen kâinatın yüreğinden hasretle kopan ' Ah! ' sın Karanlık gecelerimize sabahsın Sen Nebiyullahsın Sen Habibullahsın Sen Rasulullahsın Niye incittilerki seni sultanım Niye işkence yaptılarki sana Ebu Talip öldü diye mi bu pervasızca saldırılar Himayesiz kaldın diye mi Kabe'deki ağlayışın geliyor gözümüzün önüne ' Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin ' diyişin Haremde namaz kılışın geliyor aklımıza Başına pislikler saçılıyor Başlar feda o mübarek başına Nasipsizler sana bakıp nasıl da gülüyorlar Biri koşuyor Mekke sokaklarından sana doğru Biri koşuyor ama sanki yere inmiş Arş-ı Âla ' Bu koşan kimdir ' diye bir soru dolaşıyor boşlukta Bu koşan kim? Ve cevap veriyor biri: Muhammed' in kızı Fatımatüz-Zehra Velilerin anası... Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın Sana yeryüzünde en çok benzeyen Gülmesi sen, ağlaması sen ' Ağlama kızım ' diyişin geliyor aklımıza Niye çıkardılar ki yurdundan seni Himayesiz kaldın diye mi Onlar bilmiyorlar mıydı seni himaye edeni Seni yetim bulup barındıranı Seni alemlere rahmet kılanı Onlar deli diyorlardı sana, sen susuyordun Mecnun diyorlardı, şair diyorlardı, sen susuyordun 'Seni bizim elimizden kim kurtaracak' diyorlardı Sen, Sen ' Allah! ' diyordun Allah Azze ve Celle Semayı haşyet kaplıyordu Sen ' Allah! ' diyordun Arş-ı Âla titriyordu Bedir' de ' Allah! ' diyordun Üç bin melek iniyordu alaca atlarda Yüz yirmi beş bin sahabi: ' Anam babam sana feda olsun ' diyordu Ya Rasulallah Medine-i Münevvere sokaklarında yürüyordun Neccar Oğulları'nın küçük kızları seni görünce Sevinçten ne yapacaklarını bilememişlerdi ' Beni seviyor musunuz ' diye sormuştun onlara ' Seni çok seviyoruz Ya Habiballah ' demişlerdi Sen de: ' Allah biliyor ki ben de sizi çok seviyorum' demiştin Bu gün yaşayan gençler var Neccar Oğulları'nın kızları diğil belki Ama seni onlar da çok seviyor Gözyaşlarından belli ki seni canlarından çok seviyorlar Senden başka kimseleri yok Allah biliyor ki sen onları da çok seviyorsun Altmış üç yaşındasın Refik-i Âla duasındasın Senin için siyah yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu Kenarları beyazdı Onu giyerek ashabının yanına çıkmıştın Ve mübarek ellerini dizine vurarak: ' Görüyor musunuz ne kadar güzel ' demiştin Meclisinde bulunan biri sana seslenmişti: ' Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, onu bana ver ' Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile İstendiğinde katiyyen ' hayır ' demediğini bile bile ' Peki ' dedin o zata Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giydin Dostuna kavuşmana bir hafta kalmıştı Aynı cübbeden yine yine diktirdiler Ama giyinmek nasip olmadı Haberler uçurmuştun Ebu Hureyre' nin diliyle: ' Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke peygamberi görseydik de ne malımız ne de evladımız olsaydı diyecekler ' Ve Hz. Enes ile paylaşmıştın özlemini ' Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim' Sultanım! Ey Medine minberinde ' ümmeti, ümmeti ' diye hüznü giyen sevgili Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ' Allah! ' diyen sevgili Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey' at ettik Rabbinden bize ne getirdi isen amenna Duyduk, itaat ettik Ya Rasulallah Sen hâlâ kırk yaşındasın Ve hâlâ ümmetinin başındasın...
DURSUN ALI ERZINCANLI
http://anka-kusu.spaces.live.com

http://anka-kusu.spaces.live.com | | | | | | |
February 16
fikrin ne fahişesi oldum ne zamparası
bir vicdanın bilmem kaçtır hava parası....
necip fazıl kısakürek ,
January 29
•?•!•?•!•?• ...HERSEY "SENDE" GiZLi... •?•!•?•!•?•
•••Yerin seni çektiği kadar ağırsın...•••
•••Kanatların çırpındığı kadar hafif...•••
•••Kalbinin attığı kadar canlısın...•••
•••Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...•••
•••Sevdiklerin kadar iyisin...•••
•••Nefret ettiklerin kadar kötü...•••
•••Ne renk olursa olsun kaşın gözün...•••
•••Karşındakinin gördüğüdür rengin...•••
•••Yaşadıklarını kar sayma...•••
•••Yaşadığın kadar yakınsın sonuna..•••
•••Ne kadar yaşarsan yaşa •••
•••Sevdiğin kadardır ömrün.. •••
•••Gülebildiğin kadar mutlusun •••
•••Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin •••
•••Sakın bitti sanma her şeyi•••
•••Sevdiğin kadar sevileceksin •••
•••Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer •••
•••Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın •••
•••Bir gün yalan söyleyeceksen eğer •••
•••Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. •••
•••Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret •••
•••Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın •••
•••Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın •••
•••Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. •••
•••Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın •••
•••Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. •••
•••Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.. •••
•••İşte budur hayat! •••
•••İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın •••
•••Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün •••
•••Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun •••
•••Çiçek sulandığı kadar güzeldir •••
•••Kuşlar ötebildiği kadar sevimli •••
•••Bebek ağladığı kadar bebektir •••
•••Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren•••
••• ...Sevdiğin kadar sevilirsin... •••
http://anka-kusu.spaces.live.com
´¨.) ¸.•´¸.•´¨.) ¸.•*¨.) (¸.•´ (¸.•´ .•´ .•´ ¸.•*`•-»© sTyLeD by AYPARCAM
| January 14
|
VEDA
Hani o, birakip giderken seni
Bu öksüz tavrini takmayacaktin?
Alnina koyarken veda buseni
Yüzüme bu türlü bakmayacaktin?
Hani ey gözlerim, bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dagda
Birini cagirmak icin imdada,
Yaktigi atesi yakmayacaktin?
Gelse de en aci sözler dilime
Ucacak sanirdim bir kac kelime
Bir alev halinde düstün elime
Hani ey gözyasim akmayacaktin?
ORHAN SEYFi ORHON
http://anka-kusu.spaces.live.com
|
| December 27
|
|
Menzil…. Sultanımın gül şehri, Dağılan kalplerin birleştiği yer, Rabbinden habersiz yaşayanların, Rabbini tanıdığı yer, Binlerce ins ve cinin, melaikelerin ziyaret ettiği yer, Allah’ın, Resullah'ın ve Sadatlar'ın nazar ettiği yer, Kalplerin kaynaştığı yer, Yapılan tövbeye şahit olunan yer, Yıkılan dünyaların tamir olunduğu yer, Yaralı gönüllerin şifa bulduğu yer, Asr-ı Saadet'in yaşandığı yer, Allah Resulü'nün kopyasının izlendiği yer, Her yerden gelenlerin kaynaştığı yer, Merhametsizlerin merhamet bulduğu yer, Hem maddi, hem manevi, hem psikolojik rahatlamanın yaşandığı yer, Kalplerin, gönüllerin huzur bulduğu yer, Kabe İmamı'nın övdüğü yer, Hazreti Peygamber'in teşrif ettiği yer, Hızır Aleyhisselam'ın görüldüğü yer, Meleklerin dua ettiği yer, İçinde bütün güzelliğiyle Sultanım'ın bulunduğu yer, Öyle bir Sultan ki, görüldüğünde Allah’ı, konuştuğunda Ceddi Resulullah'ı hatırlatır…
|
http://anka-kusu.spaces.live.com
|
December 20
|
BiRiSi
Bir sey var aramizda Senin bakisindan belli Benim yanan yüzümden. Daliveriyoruz arada bir Ikimiz de ayni seyi düsünüyoruz belki Gülüserek basliyoruz söze Bir sey var aramizda Onu buldukca kaybediyoruz isteyerek Fakat ne kadar saklasak nafile Bir sey var aramizda Senin gözlerinde isildiyor Benim dilimin ucunda
NAHiT ULVi AKGÜN
http://anka-kusu.spaces.live.com


| | | |
| December 15
Yanlış yollarda yürümekten, yürüyüp de bir menzile erememekten yoruldum!...
Hep mi kanacak bu yürek!?... Hep mi kanayacak!?... Dinmiyor sızım... Kapanmıyor yaralarım... Ne halimden anlayan var, ne de bir yoldaşım.... Yalnızım.......! Yalnızlık en kara geceden daha kara!.. Aşk adına ne varsa, hepsi terk edip gitmiş beni... Öylece umutsuz, çaresiz, sessiz kalmışım... BEN ACIYI, SEVDA SANMIŞIM...!!! Hiç böyle olacağımı düşünmezdim oysa... Bitmez sanırdım! Tükenmez bilirdim! ''GİTMEZ'' derdim...! GİTTi...!!! Giderken geride bir enkaz bırakacağını bile bile gitti...! Ne kaldı şimdi bana acıdan başka!?... Susmaktan ve acıyı yaşamaktan başka, ne gelir elimden!?... ''Her aşk biter!'' derler ama; böyle yıkıcı, böyle yakıcı olması gerekmiyor ki bitişlerin... Hem benim AŞKIM bitmedi! Bitmeyecek de... Daha hiçbirşey yaşamadan, hayatı paylaşmadan nasıl bitsin!?... Bu yürek onun için atmaya devam ederken, nasıl tükensin!?... Yüreğim bir firara daha tanıklık etti işte!.. Hep hüzünle hatırlanacak dünler... Nasıl geçeceği meçhul bugünler ve gelmeyecek yarınları yaşamanın zamanı şimdi!.. ''Ondan bana ne kaldı!?...'' diye düşünüyorum da, aklıma yalanlardan başka hiçbirşey gelmiyor...! O mu daha çok USTAYDI, yoksa ben mi çok SAFTIM!?... Anlayamıyorum... Hiçbir soruya yanıt bulamıyorum! Al işte!... Yine ağlıyorum!!! Kelimeleri durdurmayı öğrendimde, birtek gözyaşlarıma söz geçiremiyorum...!!! Ben hayata ve aşka karşı üzerime düşen herşeyi hakkıyla yerine getirirken, böyle acı çekmek reva mı!?... Ya da gerçek hayat başka bir boyutta, bu gördüğüm rüya mı!?... Gittiği yerden dönse, ''Hata yapmışım!'' dese, sevdiğini söylese, geçer mi bu KALP AĞRISI!?... Diner mi AŞK ACISI!?... Korkuyorum acıya alışmaktan... Korkuyorum HER ACIYI SEVDA sanmaktan...!!! Şimdi böylesine zayıfken, böylesine kırılmışken, yine yalnış bir yola saparım ben!.. Yüreğimin sızısını dindirecek diye, yalnış kollara sarılırım!.. Sonra yine gelsin hüzün, gelsin acı... Oysa; AÇIM BEN SAF SEVDALARA! YALANLARA BULAŞMAMIŞ AŞKLARA!! İHANETLERLE ANILMAYAN İNSANLARA!!! AÇIM, HİÇ BİRŞEY BEKLEMEDEN SEVENLERE!!!! KALP GÖZÜYLE, GÖREBİLENLERE!!!!! DÜRÜSTLERE, GÜVENİLİRLERE!!!!!! Madem aşkım bu kadar korkutuyor herkesi, madem sevdamın büyüklüğünü görüp kaçıyorlar!!! ÖyLeyse ne ismim, ne cismim kalsın geride! Savrulup gideyim toz bulutlarıyla, hiçkimsenin erişemeyeceği topraklara...!
Yeter ki acısız yaşansın.......
http://anka-kusu.spaces.live.com
http://anka-kusu.spaces.live.com | | | | | | |
December 13
|
Ölüme benzetirim ben aşkı İkisi de destursuz, İkisi de ruhsatsız girer bedene Sevdanın kör kurşunu saplandımıydı yüreğine Anla ki sen de sevmişsindir birisini Ve bil ki ölmüşsündür... Ölüm kurtuluşa erenlerin mükafatı Sevda ise sevgiliye sunulan armağan Bil ki sevdadan nasibini alamamış biçare Sen bir defa ölürken Ben bin kere öldüm sevdanın ateşiyle Sen bir kere yanarken Ben her gece sevda pınarından su serptim yüreğime Senin kaybettiğin umudun oldu mu hiç İç çekerek ağlayıp, Yiten her umudun ardından Yeni bir umut yaktın mı Haydi aç yüreğinin kapılarını sonsuzluğa Al götür beni benden tutarsızca Eğer yaşamak dediğin Bir kuru otsa kıraç topraklarda Yaşamayı sana... Ölmeyi ise sevdalı yüreğime bırakıyorum....
http://anka-kusu.spaces.live.com
|
November 28


TESETTÜRLÜYÜM CÜNKÜ...
Allah'ı hatırlamak ve hatırlatmak için... Yaratılış gayemin gereği... Özel olduğum için ... Özel hissettiğim için ... İnsanların gözünde değil Rabbimin nazarında özel olduğum için... Kulluğumun gereği... Rabbimin rızasını kazanmak için... Tesettürlüyüm diyorum. Örtü, yükseklerden bir emir ve yüksek bir eylemdir! Allah'tan kuluna mahsus bir hediye, Mü'mine mahsus bir ahlaktır! Göklerden gelen hediyeyi kabul ettiğim için Tesettürlüyüm.... Tesettürlüyken daha rahat olduğum için, Dışarıda kendimi en rahat hissedebileceğim giyim şekli olduğu için, Allah rızası için, Birtakım kötü gözlerden koruduğu için, Tesettürlü bir insan dış görünüşüyle değil de kişiliği ve ahlakıyla davranışlarıyla, düşünceleriyle ön planda olduğu için... Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben... tesettürüm sayesinde namahremim saygı duruşuna geçmek zorunda... (öyle bir temsil etmeliyim ki bu olmak zorunda) Tesettürlüyüm çünkü Hak böyle istiyor... Hakk istedi mi, şek yok şüphe yok koşul yok şart yok... Tesettürlüyüm çünkü; hürüm ben... Budur sebebi örtümü başımda taşırken gözlerimin ışıması... Gurur addetmeyiniz... Tesettürlüyüm çünkü ; ben çiçek gibi taşımıyorum başımda örtümü ben örtümü kurşun gibi yüreğimde saklıyorum Tesettürlüyüm çünkü ;, değerliyim!! Tesettürlüyüm Çünkü... Kem gözler-çirkef bakışlar bana göre değil.... Tesettürlüyüm Çünkü... Allah'a İtaat Ediyorum... Tesettürlüyüm....Çünkü Allah'a Teslim oldum... Tesettürlüsün Çünkü güzelsin ve güzel olduğun için gizlisin(saklısın),Gizli olman emredilmiş...Göz önünde olanın, kolay ulaşılanın ne değeri vardır ki?... Tesettürlüyüm Çünkü; Yüce Rabbim emretmiş. o, bu dedi diye vazgeçecek kadar basit olsaydı başımda taşımaya utanırdım. elhamdülillah gururla taşıyorum.... Tesettürlüyüm Çünkü; "O" öyle emretti. Tesettürlüyüm Çünkü; AHLAK ANLAYIŞIMDIR Tesettürlüsün Çünkü; Büyük bir Allah ağrısı çekmeyeceksin ... Tesettürlüyüm Çünkü; o benım kımlıgım !! Tesettürlüyüm Çünkü; Rabbim in verdiği bedenle dünyaya cihat için gönderildim. onu koruyacak en güzel zırhtır tesettür ... Ve silahimdır başörtüm ... zalime ve zulme karşı direnmek ben Rabbimin emriyim dıye haykırmak için... Tesettürlüyüm Çünkü; başımda bulunan ufak bir bez parçasıyla sevap kazanıyorum, Tesettürlüyüm Çünkü; İslam'dan rahatsız olanlarla kavgasız,gürültüsüz,kansız-cansız ancak böyle savaşabiliyorum, Tesettürlüyüm Çünkü; öbür tarafta tesettürsüzden tek ayrılcalığım bu olacak, Tesettürlüyüm Çünkü; zevk alıyorum, Tesettürlüyüm Çünkü; kendimi seviyorum,Rahat yaşıyorum çünkü;TESETTÜRLÜYÜM...
Daha ötesi var mı?
http://anka-kusu.spaces.live.com

| | | | | | |
November 27
|
İki elif miktarı uzat acılarımı, Ne gelirse senden boynum kıldan ince, Madem ki seni sevmek, çile çekmek, Seni sevdiğimin kanıtı olsun; dağlanmış bir yürek.
 Elifle başlamadıysam hiç bir sözümü 'be'ye geçirme, Bütün hayatım senin aşkınla dolsun, Madem ki seni bulmak, kendini kaybetmek, Kaybolduğumun kanıtı olsun; ölü şehirlere göçmek.
 Elif, Lam, Ra... Olsun tüm sırlarım ifşa, Gönlüm yalnız senin sevdanı saklasın, Madem ki seni bilmek adını sayıklamak, Adına kurban olduğumun kanıtı olsun; her gece ağlamak.
 Elif, Lam, Mim... Günahkar titrek ellerim, 'Elif Elif ' diye diye senden seni isterim, Madem ki sana varmak,dikenli yollar geçmek, Vuslatımın kanıtı olsun; kevser suyundan içmek.
http://anka-kusu.spaces.live.com
|
|
1- Seriat Kapisi 2- Tarikat Kapisi 3- Marifet Kapisi 4- Hakikat Kapisi Ögreti olarak bu kapilar birer birer gecilerek Hakikate ulasilir. ***
Ögrencilerinden biri Mevlana'ya sormus: " Efendim, bu 4 kapi meselesini ben pek anlayamiyorum.Bana anlayabilecegim bir lisanla anlatirmisiniz ?" " Simdi bak, karsi medresede dersini calisan 4 kisi var ve hepsi rahlelerine egilmis.Sen git bunlarin hepsinin ensesine bir samar at, sonra gel sana anlatayim"
Ögrenci gitmis, birincinin ensesine bir tokat aksetmis.Tokadi yiyen derhal ayaga kalkip arkasini donmus ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nin ogrencisini yere yikmis. Ögrenci dayagi yemis, geri donecek ama Hocasina itaat var. Yaradana guvenip ikinciye de bir tokat aksetmis. O da derhal ayagakalkip elini kaldirmis.Tam tokadi vuracakken vazgecip yerine oturmus. Ögrenci devam etmis, ucuncuye de bir tokat atmis.Ucuncu soyle bir kafasini cevirip baktiktan sonra calismasina dvm etmis. Dorduncu, tokadi yemesine ragmen hic orali bile olmadan calismasina devam etmis Ögrenci Mevlana'ya donmus, olanlari anlatmis. Mevlana: " Iste sana istedigin ornekler... - Birinci, seriat kapisini gecememis biri idi. Seriatta kisasa kisas oldugu icin, tokadi yiyince kalkti, aynisini sana iade etti. - Ikinci, tarikat kapisindadir. Tokadi yiyince o da kalkti, tam tokadi iade edecekti ki, tarikat ögretisinde verdigi soz aklina geldi. " Sana kotuluk yapana bile iyilik yap"Onun icin dondu, oturdu. - Ucüncü, marifet kapisina kadar gelmistir. Iyinin ve kotunun tek Yaradandan geldigini bilir, inanir Yaradan bi kotuluge hangi iblisi alet etti diye merakindan soyle bir donup bakti. - Dördüncü, hakikat kapisini da gecmistir. Iyinin ve kotunun tek sahibi oldugunu ve ayni oldugunu bilir.Onun icin donup bakmadi bile...
http://anka-kusu.spaces.live.com
MESNEVİDEN...
|
|
İbn-u Atâullah İskenderî’den naklen Ebu Muhammed Eş-Şa’ranî: “Tüm insanlar dört kelime ile aldanmıştır: EĞER Birisi, eğer zengin olsaydım ibadet ederdim der, Diğeri, eğer fakir olsaydım ibadet ederdim der, Öbürü, eğer genç olsaydım ibadet ederdim der, Başkası, eğer ihtiyar olsam ibadet edeceğim der. İşte dilin bir fenalığı budur. NEDEN İlim oku! Neden okuyayım? Sus! Neden susayım? Konuş! Neden konuşayım? Nedenle beden tembel olur, nedeni bırak! NASIL İbadet et! Nasıl edeceğim? Çalış! Nasıl çalışacağım?. KEŞKE Keşke ben zengin olsaydım, hacca giderdim.. Keşke ölseydim, suç işlemeseydim.. Bunlar hep dil illetidir.. İstikamet yolundan insanı çeviren sebeplerdir. Bunların tedavisi iki edebledir: 1-Ahireti dünyadan daha fazla tercih etmekle, tembellik zincirlerini koparmak ve kalbî zikretmek, 2-İşi zamanında yapmak, ertelememektir..
http://anka-kusu.spaces.live.com
|
November 24

Sen yoktun...Hz Âdem’deydi nurun Önce cenneti, Sonra yeryüzünü şereflendirdin. Âdem nuruna affedildi Arafat bu affa şâhitti Sen yoktun Nuh’un gemisindeydi Nurun... Dalgalar yeryüzünü boğarken Taprağın bağrındaki su Gökyüzüyle buluşurken Ve bu bir ilahi azap derken, Allah nurunu taşıdı binbir sebeple Tûfan, nurunu selamladı edeple... Sen yoktun... Hz.İsmail’in alnındaydı Nurun İbrahimî bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden “Rabbimiz” dedi, “Onlara kendi içlerinden Senin ayetlerini okuyacak Kitap ve hikmeti öğretecek onlara, Onları temizleyecek bir elçi gönder, Amin dedi on sekiz bin âlem Nurunla aydınlanan minicik ellerini semaya kaldırarak Amin dedi İsmail. Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı Medine’den adı Uhud olan bir amin yankılandı sevr dağında. Sen yoktun... Hz.İsa “Ahmed” diye muştuladı seni Alemlerin efendisi diye sana seslendi. Artık ben sizinle çok söyleşmem, dedi havarilerine.. Çünkü bu âlemin reisi geliyor... Bekleyin Ahmed geliyor. Kainata rahmet geliyor. Havarilerin yüzünü okşayan, Ölüleri dirilten bir nefes oldun Ama sen yoktun... Sen yoktun Sultânım, Hz. Abdullah’ın alnındaydı Nurun Başı eğik gezerdi mazlum Kuteyle göklerden seni sorardı Varaka seni arardı semada Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler. Ağlayarak süslediler ölüme... Ağlayarak hadi dayına gidiyorsun dediler. Sen yokken, Canlı canlı toprağa gömülmenin adıydı dayıya gitmek. Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliğiydi. Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi... En son çocuk atılırken çukura Annesinin suretinde bir melek tuttu onu Ve tebessüm ederek hira nur dağını gösterdi. Melekler süslüyordu hirâyı. Efendisine hazırlanıyordu cebel-i nur, Efendisine hazırlanıyordu mekke. Âlem Efendisine hazırlanıyordu Kainatın gözü Hz. Aminedeydi. Toprak yalvarıyordu rabbine, Allahım gönder artık diyordu. Gel diye ağlıyordu mazlumlar, gözleri semada Ve bir gelişin vardı ya rasulallah, Bir inişin vardı yer yüzüne... Önünde cebrail! Ardında yalın kılıç melekler! Bir inişin vardı yer yüzüne... Yetimler en huzurlu geceyi geçirdi belki de Öksüzler annelerine sarıldı doya doya. Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini. Herşey sus pus olmuştu. Hadi diyordu yıldızlar, Hadi diyordu ay! Kainat bir isim duymak istiyordu. Ve bir ses yükseldi Âmine’nin evinden; Muhammed! Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini. Muhammed! Melekler öptü o nurdan ellerini. Muhammed! Seni yaratan Allah’a kurbânız ey dürri yekta! Sana o adı veren rahmana kurbanız Artık sen vardın Susuz topraklara rahmet indi seninle Annenden sonra anne halime sevindi seninle Yağmura mı ihtiyaç var? Kaldır şehadet parmağını, Yağmurları salsın Allah. Sonra tut ağacın yaprağını, Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah. Yeterki sen iste, Sen iste yarasulallah Deki ben kimim? Dağlar, taşlar dile gelsin, Dilsiz çocuklar ellerinden tutup, Ente Rasulullah desin. Sen vardın Bedir kârdı, Uhut dardı Hendek yârdı. Yiğitlerin vardı. Ölmek için yarışan yiğitler... Hele bir enesin vardı senin. Enes bin malik... Uhut’ta öldüğünü duyunca arkadaşlarına, Niye burada oturuyorsunuz diye sormuştu. Onlar da “Allah’ın Rasulü öldürülmüş deyince Enes kükremiş: “ Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız? Kalkın ve O’nun gibi ölün! Demişti. Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü. Hem de ne şehit ey nebi! Vücudu yaralardan tanınmaz haldeydi. Kızkardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu... Musab Bin Umeyr’in vardı senin. Uhut’ta sancağını taşıyan. Öyle bir aşkla sana bağlıydı ki Allah o gün melekleri Musab’ın suretinde indirdi. Ebu hureyren vardı... Acıkınca mescidin önünde durur sana bakardı. Sen anlardın, Ya Ebâhir gel! Derdin. Ve sen gittin... Bir gidişle gittin Ardında hüznün kaldı. Hasretin kaldı göklerde. Bilal ezan okuyamaz oldu Ne zaman teşebbüs etse Muhammed rasulullah demeye Dizleri üstüne çöker, kendinden geçerdi. Sonra günler ay, Aylar yıl oldu. Ve asırlar oldu Sensizliğe açtık gözlerimizi. Ama sen bırakmazsın bizi. Sen varsın ey şehitlerin sultanı Sen varsın! Bir şehit bile ölmezken Sana nasıl yok deriz. Ebutalip şama giderken devesinin önüne geçip Beni burda kime bırakıp gidiyorsun demiştin. Ne anam var ne babam... Ebutalip bırakmamıştı bu yüzden. Sensizliğin ızdırabıyla inleyen ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Rasûlallah! Bırakma bizi ki; Allah; Sen onların içindeyken onlara azab edecek değiliz buyuruyor. Bırakma bizi! Hayatı seninle öğretti Rahman. Kulluğu seninle tanıdık. Duayı senden öğrendik sevgili! Hz Ömer umre için senden izin isteyince, “Kardeşcik” dedin ona, Kardeşcik, duanda bana da yer ayırır mısın? Bizler Ömer değiliz ama Bütün dualarımız senin için Ey Rabbimiz! Rasulünü anışımızdan haberdar et! O’na binler salat, binler selam! Habibine Makam-ı Mahmut’u ver O’na vesileyi lutfet. O’nu refik-i Âlâya yükselt Bizi de affet O’nun hatrına affet Zatının hatrına Affet.
DURSUN ALI ERZINCANLI
http://anka-kusu.spaces.live.com
| | | | | November 22
|
Gittiğin gùn başlamıştı aslında herşey.. bana geldiğinde değil... korkularım, mutsuzluklarım, sensizliğim.. Gözlerini özledim en çok.. Ìçimi yakan gözlerini.. şimdi söndùm. Kùllerimle ısınıyorum. Yada sevdan ısıtıyor gönlùmù.. gel... yada gelme.... Ne farkeder? Ne farkeder bundan sonra gelmişsin, gelmemişsin. çiçekler solmuşken, hayat durmuşken, aynalar bile artık yalan söylerken ve ben ölmeye yùz tutmuşken, söylesene ne farkeder gelmişsin, gelmemişsin... Sana göre belki bi 'hiç'im.. Unutmadım ben.. ve sende unutma; bende ki yangın olmasa sende bir 'hiç'sin.. Yeter artık..! Her gece duymak istemiyorum sesini kulaklarımda.. ve ùstúne boğulmak istemiyorum gözyaşlarımda... kavuşmalar neden bu kadar zor ve acı? ve ayrılmalar...? Sevenlerin kavuşmasına belki tùm dùnya şahit olur ama ayrılığa bi gökyúzú bide yer şahittir. Gökyùzù döker içini yeryùzùne, yeryùzùde sallar dúnyayı seviyorum seni dercesine. Sanki ikisi birden deliler gibi bağırır çağırır; "nolursunuz ayrılmayın" diye. son bi veda... Son bi veda istemiştim senden. Son bi sarılma, hasretten önce sıcaklık... Hemde hiçbişeyin eskisi gibi olmayacağını bile bile... Yüreğinin eskisi gibi beni sevmeyeceğini, gözlerinin eskisi gibi bana bakmayacağını, ellerinin eskisi gibi beni ısıtmayacağını bile bile... İŞte bunları bile bile son bir veda istemiştim senden.. gel... yada gelme... ne farkeder bundan sonra? beş sene sonra karşıma çıkmanın ne anlamı var? ve böyle bi acıyla yaşamanın ne gibi katkısı var bana? Tecrübe... doğru diyosun aslında. evet tecrübe.. bida bi insan bana seni seviyorum, hiç ayrılmicaz, ömür boyu senle olmak istiyorum derse inanmamam lazım dimi?. doğru anlamışmıyım? haklısın ve teşekkür ederim, güzel tecrübelerdi yaşadıklarım... hatırladınmı? Hani artık senin gidişini değilde umutlarımın gidişini saymaya başlamıştım.. bugün üçüncü ay bitti... unuttum... yada unutmadım. kimin umrunda? sevdin.. yada sevmedin.. işte bu gerçekten benim umrumda.. Artık kalbim yok... istediğin gibi yaptım işte.. seni anlatırken birilerine yada seni gördüğümde rüyalarımda atmıyor kalbim... istediğin gibi yaptım... artık kalbim yok...
http://anka-kusu.spaces.live.com
| November 21
AFFINA SIGINARAK, SENI SEVDIGIMI BILMELISIN
Kimbilir hangi rengindesin hayatın? Aşk değdimi bir kez insanın yüreğine, büyüdükçe büyüyor... Yağmurlar yağsın diye dua ediyorum. Maviye bezenmiş bir halde, nil yeşilinin sonsuz özleminde bekliyorum dönüşünü... Yıldızlı gecelerin seyrine dalmış, seni var etmeye çalışıyorum, olmadığını, olmayacağını, olamayacağını bile bile...! Bir yakın, bir uzak birlikte ola(mama)bilme ihtimallerinde tüketiyoruz zamanı. Gerçek miydik, yoksa bir izdüşümü müydük sadece... İşte hayat! Çaresizlikleriyle, çıkmazlarıyla, karamsarlıklarıyla, ömür tüketen iç çekişleriyle senden yarım kalanları tamamlamaya çalışıyorum. Kimbilir şimdi neredesin? Mutlu olduğunu söyleyeceksin sözüm sana ulaştığında. Belki ben böyleyim diyeceksin. Belki kapatmaya çalışacaksın yüreğindeki gerçekleri kaçamak cevaplarınla... Susacaksın... susturacaksın....susturalacaksın... ve kaç kez daha bahanelere sığınacaksın... Sancılı bir akşam üstünü, demli bir çayla avuturken sensizliği. Bir yıldız kayıyor gökyüzünden. Hadi durma bir dilek tut. Yürekten olsun. Hadi durma... Hadi durma. Hiç olmadım say, hiç dokunmadım say gözlerine, hiç düşmedim say cümlelerine... Say sayabildiğin kadar... Farzet, mesela de... Hadi durma, al yanına beni. Sen olmayınca olmuyor. Sen olmayınca olunmuyor. Geceleri dizerken sana yazdığım metinleri, bir an sanki ayak sesini duyuyorum, gelişini. Gözlerim kapıya dönüyor... Varla yok arasında bir umut, beklenti... Önümde arkamda, sağımda solumda, içimde dışımda, saklanmayan sensin ve sobe demeyi bekliyorum ... Sensin bendeki her şey yağmur yüreklim... “Yok” desem varsın, “var” desem hani neredesin? Kimseler bilmesin diye, sana nazar değmesin diye, nakış nakış adını işliyorum cümlelerin içerisine...Şehirler değiştiriyorum, kendimi değiştiriyorum. Yolun sonu...Yolun başı... Bir sensizliği değiştiremiyorum. Düşünüyorum senin üzerine bir hayat nasıl değiştirilir diye. Herşeye cevabı olan ben, bir sensizliği değiştiremiyorum... Kimbilir neler yapıyorsun? Zaman ilerledikçe dahada tazeleniyor geçmiş... Durup bir köşe başında seyretmek isterdim seni, ellerini, saçlarını, içindeki çoçuğun yaramazlıklarını, gözlerindeki o masumane bakışları... Bıraktığım hiç bir şeyin bıraktığım gibi olmadığını... Anlatmalıyım... Evet; sana hala aşık olduğumu bilmelisin. Affına sığınarak aşık olduğumu..
http://anka-kusu.spaces.live.com
|
|
Falsche Freunde: Fragen nie nach Essen Wahre Freunde: Sind der Grund, warum du nichts zu essen hast.
Falsche Freunde: Nennen deine Eltern Frau/Herr Wahre Freunde: Nennen deine Eltern Mom/Dad
Falsche Freunde: Holen dich aus dem Knast und sagen dir, was getan hast, war falsch. Wahre Freunde: Sitzen in der Zelle neben dir und sagen: Scheiße...wir habens verkackt...war aber verdammt lustig!
Falsche Freunde: Haben dich noch nie weinen sehen. Wahre Freunde: Weinen mit dir. Falsche Freunde: Borgen sich Sachen für ein paar Tage von dir und bringen sie zurück. Wahre Freunde: Behalten deinen Kram so lange, dass sie vergessen, dass sie dir gehören.
Falsche Freunde: Wissen ein paar Sachen über dich. Wahre Freunde: Könnten ein Buch über dich schreiben mit wörtlichen Zitaten von dir.
Falsche Freunde: Werden dich stehen lassen, wenn die Menge das tut. Wahre Freunde: Werden der kompletten Menge in den Arsch treten, die dich stehen gelassen hat.
Falsche Freunde: Klopfen an deiner Tür. Wahre Freunde: Kommen einfach rein und sagen: Ich bin zu Hause!
Falsche Freunde: Bleiben für ne Weile. Wahre Freunde: Bleiben ein Leben lang.
Falsche Freunde: Nehmen dir deinen Drink weg, wenn sie denken, du hattest genug. Wahre Freunde: Schauen dir zu, wie du vollbreit durch die Gegend torkelst und sagen: Du Pussy, trink das aus, du weißt wir verschwenden nichts!
Falsche Freunde: Werden die Person, die Scheiße über dich erzählt, blöd vollabern. Wahre Freunde: Werden sie einfach ausknocken.
Falsche Freunde: Werden das hier ignorieren. Wahre Freunde: Werden es an dich schicken
|
|
Bütün cabalarin sonu degil mi bir avuc toprak?
Ölümden yana korkum yok
TEK KORKUM
........UNUTULMaK.........
Hayati YaLanLarLa Kazanmaktansa GercekLerLe Kaybetmeye Raziyim..!!!
..HeRSeY BiTeR..
..HeRSeY uNuTuLuR..
..BeN SeNi KaC KeRe SeVDiGiMi uNuTTuM..
..HaRaM oLsUn..
YiLLaRiM oLDu ZiYaN
..SeNDe uNuT BeNi YoK YeRe SeVDiGiNi..
UNUTMAK İSTİYORUM
Ha geldi ha gelecek derken ömrüm tükendi Zamansızca geleni unutmak isiyorum. Yıllarım ne sevmeye ne de sevilmeye yetti Beni benden alanı unutmak istiyorum...
Unutmak istiyorum ilk gördüğüm geceyi Herşeyi kalbime tek tek ördüğüm geceyi O riyakar dilinden dökülen her heceyi Söylediği yalanı unutmak istiyorum...
Gözlerinde gördüğüm hayallerim değilmiş Bu zavallı yüreğim önünde hep eğilmiş Hoyrat girmiş bahçeme çiçeklerim dağılmış Yüreğimde solanı unutmak istiyorum...
Selçuk YILDIRIM
http://anka-kusu.spaces.live.com
|
52 GÜN...
Alemlerin Rabbi olan Allah Bir peygamber gönderecekse eğer, Yıldızlarla duyurulur bu haber. Kamer menzillerinde üç yıldız doğar, Üç yıldız, kainatı bu haberle müjdeler. Şimdi son kez doğacak yıldızlar Müjde üstüne müjde Nur üstüne nur gibi, Şimdi son kez müjdeleyecek O son aziz Peygamberi... Elli iki gün var... Hane-i Saadet'te hüzün ve sevinç iç içe Tesellisini bekliyor annelerin annesi, Eşini kaybetmiş hazin bakışlarıyla İncisini bekliyor Belki o minik kalp atışlarını duyuyor. Belki gözyaşı döküyor, Babasız dünyaya geleceğine, Ama taşıdığı rahmetin farkındadır Hz. Amine... Tam elli iki gün var. Ve yıldızlarında ötesinde hazırlıklar... Kuşlar var, Kuşlar... Bakışlarıyla mesafeler aşıyorlar, Kuşlar; Dünyadan çok uzakta; Ama hızla dünyaya yaklaşmakta... Tam elli iki gün var... Mekke-i Mükerreme'de bir felaket haberi; Yemen valisi Ebrehe, Kabe'ye saldıracak! Abdülmuttalib'in alınan iki yüz devesi... Mekke reisi, develerini istiyor, Kabe'nin sahibi Kabeyi korur, Ebrehe öfkeli; 'Onu bana karşı kimse koruyamaz' diyor. Kureyş'in Ulusu son sözünü söylüyor; Ben Ona karışmam, işte Sen işte O... Elli iki gün var... Mekke halkı tepelere yürür, dağ başlarına Mekke boşaltılır, Harem-i Şerif mahsun, Abdülmuttalib mahsun... Kureyş'in Ulusu Kabenin halkasına tutunur, İlahi, dokunulmazlığı tehlikeye düşmüş olanları koru... Kabe'yi ve Kabe Halkını Koru... ...Ve ardından O'da yürür Dağlara, Bir tek örtüsü kalır Kabe'nin Yemen alacası bir örtü... Hane-i Saadet yalnız, makam-i İbrahim yalnız... Hicri İsmail, Hacer-ül Esvet, Ve Kabe-i Muazzama yapayalnız... Ve Kuşlar; Ayak yapılarından belli ki, sadece uçmak için yaratılmışlar, Bir yere kesinlikle konmayacaklar... Kuşlar... hızla dünya semasına yaklaşmakta. Elli iki gün var... Muassaf vadisinde Ebrehe'nin ordusu, En önde devasa bir fil, ardında altmış bin sefil, Kabe'yi yıkmak için harekete geçiyor. Daha adımını atmadan fil, Ebrehe'nin yol göstericisi Tufeyl, Yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldıyor... 'Mamut, sağ ve selametle geldiğin yere dön!, Çünkü sen, Allah'ın dokunulmaz kıldığı memlekettesin...' Ve Tufeyl'de çekilir dağlara... Ve fil dizlerinin üstüne çöker... orduda bir kargaşa. ne oldu bu file?, yönü başka tarafa çevrilince koşuyor, Hem de delice bir süratle... Ama Kabe'ye doğru döndürülünce yüzü, kapanıyor dizlerinin üstüne. Ucu sivri demirler sokuluyor burnuna, Mamut kalksın ve yürüsün diye, Ama nafile... Tam o esnada gökyüzünde Yemen tarafında bir karartı, Kapkara bir bulut gibi, deniz üzerinden git gide yaklaşan, Yaklaştıkca netleşen bir karartı... Ve dehşetle açılan gözler... Ve sapsarı kesilen yüzler... Bir ses: 'Dayana bilecekseniz bakın' diyor. Çünkü, Gökten Ebabiller yağıyor... Yeryüzünde hiç görülmemiş kuşlar, irili ufaklı, bölük bölük, fırka fırka, Birbiri ardınca, Başları vahşi hayvanların başı gibi, gagalarında ve ayaklarında taşlar, Pişirilmiş çamurdan. Kanatları benek benek karbeyazı, O ilahi nur'dan, ve alınlarında bir yazı... EL KAHHAR Belli ki azap için yaratılmışlar. İşte başlıyor azap... Ebrehe ile altmışbin kişilik ordusu ve sicim gibi yağan taşlar... Taşlaşmış yürekleri söküp çıkaran taşlar. Elli iki gün var, Kabe yalnız değil, Kabe sahipsiz değil. Ve haykırıyor Kabe; Hani nerede ordunuz? Hani gururlanıyordunuz? Hani kaçış yurdunuz? Hem nereye kaçıyorsunuz?... Takip eden Allah, nereye kaçıcaksınız? Takip eden Allah... Bu gün fil ordusundan bu azabı tatmayan hiç kimse kalmayacak. Ebrehe mağlup, galip olan Allah, Biliniz ki sonunuz alevli bir ahtır. İntikam alanların en hayırlısı Allah'tır. Yarabbi; Bu gün ve bu günden sonra, Eğer bir Ebrehe ruhu, toplayıp ordusunu, yürürse haremine... N'olur Ebabillerini gönderme. Muhammed-i muhabbetle dolu bir tek kalpte duruncaya dek gönderme azap kuşlarını. O gün dağlara çekilen halk, Nasıl korku içinde izlediyse Onları, Bu gün Ebabiller izlesin bizi, Ve yeryüzü duysun sesimizi... Kabe'i Muazzamanın koruyucusu biziz, Çünkü biz Ümmeti Muhammediz... Ebabiller uzaklaşırkan Mekke'den Kabe'i Muazzama Gönüller Sultanı'nı bekliyor. Anneler Anne'si Gül'ünü bekliyor... Tam elli iki gün var...
Dursun Ali ERZINCANLI
http://anka-kusu.spaces.live.com
| November 20
|
Ayrılık el sallamayla başlıyor Ayrılık göz yaşlarıyla Bir daha görüşmemek üzere Dudaklarda son bir sözcük Elveda.
Ayrılık ele avuca sığmayan şey Mutluluk yanı başımızdayken Susmak, susturmak kalbi Ardından son bir sözcük Elveda.
Ayrılık tanıdık biri herkes için Kalbin durması gibi Öncesi öncede kalan Sonrası ayrılanların bildiği Hazin bir veda.
Ayrılık iki rayın yaşadığı Bir türlü bir araya gelemeyen Ne kadar yol alınsa da zamanda Yürekler yan yana olsa da Hazin bir veda.
Ayrılık ayrıl bizden bu defa Can kurbandır canana Hüznü zaten iyi bilirim Gözler okyanusal iklimin Güneş çıksın bu defa.
Erdal Alga
http://anka-kusu.spaces.live.com
|
|
|
|
|